Reklam-Ads
24 Mart 2016 Perşembe
İşkence Çeşitleri
İşkence Çeşitleri
1-Sıcak Sac
(İşkence edilecek kişinin yanında yüksek sıcaklıkta bulunan saca, kesilen kafa bastırılır, kendi cansız bedeni son defa gösterilirdi.)
2-Deri Yüzme
(Suçlu kişini derisi yüzülür, derisiz bir şekilde denize atılırdı.)
3-Fare
(Suçlu olan kişi çıplak bir şekilde ortası delik olan bir sandalyeye oturtulur ve kase alttan yavaş yavaş ısıtılırdı. Sıcak ortamlarda hareketlenen fare, çıkacak bir yer bulamadığı için makat deliğinden kemirmeye başlayarak iç organlara doğru girerdi.)
4-Deve derisi
(Suçlu elleri bağlı bir şekilde güneşin altına yatırılır ve saçları kazınırdı. Saçları kazındıktan sonra kafasına deve veya keçi derisi geçirilir, yavaşça eriyerek suçlunun kafasına yapışırdı. Daha sonrasında saçlar dışarı çıkamayarak, içeri doğru çıkmaya başlardı ve kafatasına geri dönüp beyne ulaşmasıyla suçlu kişi ölürdü.)
5 - Çukur
(Suçlu, fıçı veya önceden hazırlanan çukurun içine konur, tıkabasa yemek yedirilirdi. Dışkısını yapamayan kurban, fıçı veya çukurun içine dışkısını yapmaya başlayarak zamanla çürümeye başlardı.)
6- Hadım Etme
(Osmanlı zamanında tecavüzcüler hadım edilirdi. Kanunname’nin 26. emrinde “ kız ya da oğlan kaçırıp tecavüz edenin cinsel organı kesile…” ibaresi yer almaktaydı.)
7-Falaka
8-Bedenleri demir keselerle keseleme
9-Diş ve tırnak sökme
10-çarmıha germe
(Çarmıh cezası genellikle casuslara uygulanırdı. Mahkum çırılçıplak bir şekilde çarmığa gerilirdi. Abaza Mehmet Paşa döneminde gerçekleşen bu işkence şeklinde, kaba etler ve omuz bölgesi oyulur yağ mumları dikilerek deve üzerinde halka gösterilirdi.)
11-Gözlere kızgın demirle mil çekme
12-Kurbanı tuz içinde bekletme
(Kurban günlerce ıslak tuz doldurulmuş bir çukur içinde beklitilir ve sonrasında birden soğuk suya atılırdı. Hücrelerin birdenbire şişmesi ile şok etkisi yaratılırdı.)
13-Kurbanın ağzından aşağı sokulan bir boru ile içine kurşun dökme
14-At kılı
(Kurbanın anüsünden içeri yavaş yavaş at kuyruğu sokulur ve hızlıca çekilirdi. Kılın yapısından dolayı, geri çekilirken beraberinde birçok eti beraberinde götürürdü . Aynı zamanda yemek borusuna da bu işlem uygulanırdı.)
15-Suçlunun vücuduna yara açma ve yaranın üstüne tuz dökülerek hayvanlara yalatma
16-Çengel İşkencesi
(Çengel uzun yıllar boyunca Osmanlı’da işkence ve idam aleti olarak kullanıldı. Kalın kalaslardan yapılan çengel, kuleye benzer. Üzerinde değişik uzunluklarda uçları yukarı doğru olan çengeller bulunur. Çıplak bir şekilde elleri ve ayakları sıkıca bağlanır, mahkumlar ipler yardımıyla yukarı doğru çekilir ve hızlıca çengeller üzerine bırakılırlardı.)
17-Zina yapan adamın cinsel organını kesme ve sanığa yedirme
18-Kol ve ayak kemiklerini kırma ve gözlere kızgın sirke dökme
19-Mağaraya doldurarak tütsüleme yapma
(Bir veya birden fazla suçlu mağaraya kapatılarak içeri duman salınır, böylece ölmesi sağlanırdı)
20-Kol ve bacak kesme
(İlk defa hırsızlık yapan kişin sol eli, ikinci defa hırsızlık yapanın sağ ayağı, üçüncü defa hırsızlık yapan sağ eli, dördüncü defa hırsızlık yapanın sol ayağı kesilirdi.)
21- En güzeli su dolu kovaya kafasını sokup tam öleceği zaman çıkarmaktır defalarca ölümü yaşayacaksın.
18 Mart 2016 Cuma
İlginc Yapılar Vol3
Machu Picchu bugüne kadar çok iyi korunarak gelmiş olan bir İnka antik şehridir. Peru’da And Dağları’nda 2 bin 360 m yükseklikte kurulan antik kent Machu Picchu, İspanyol istilacılar 1532 yılında buraları işgal ederken sık dağlar arasında kaldığı için istilacılar tarafından fark edilmemiş ve bu sayede zarar görmemiştir. Machu Picchu 200 den fazla, merdiven sistemiyle birbirine bağlı olan taş yapıdan oluşur. Şehrin 3000 basamağı bugün hala gayet iyi durumdadır.
İlginc Yapılar Vol 2
Fransa’nın Bretagne bölgesinde yer alan bu taşlar bugün hala gizemini koruyor. Taşların milattan önce 6000-1800 yılları arasında buraya yerleştirildiği tahmin ediliyor. Taşlar güneş sistemi örnek alınarak yerleştirilmiş, ancak o çağlarda insanlık hala güneş sisteminden haberdar değildi. Taşların buraya nasıl yerleştirildiği gizemini korumaya devam ediyor.
17 Mart 2016 Perşembe
İlginc Yapılar Vol 1
Kamboçya’daki Angkor Wat Tapınağı Güney Asya’daki en geniş ve en meşhur tapınak olarak bilinir. 12.yüzyılın ilk yarısında İkinci Suryavarman tarafından inşa ettirilmiştir. Dünyanın en geniş dini anıtı olan Angkor Wat tapınağı Tanrı Visnu’ya adanmıştır. Tepeler ve kuleler Hint efsanesindeki Tanrıların dağı “Mount Meru”yu ,tapınağı çevreleyen hendek de dünyayı kuşatan mistik okyanusları simgeler. Bu tapınağın duvarlarına meşhur Hint destanları Ramayana ve Mahabharata yazılmıştır. Tapınak günümüzde Kamboçya bayrağı üzerinde de yer almaktadır.
15 Mart 2016 Salı
WWE
İlgili Video : https://www.youtube.com/watch?v=ZslMWuUbNIE
Boşuna çok yeri izlemenize gerek yok İlgili kısım : 5.51
WWE biliyorsunuzki bir şovdan ibaret. hareketler olsun yumruklar olsun hepsi şov ve anlaşmadan ibaret. Gelelim WWE tarihinin GERÇEK,EN KANLI ve en uzun maçlarından bir tanesine Royal Rumble 2006 John Cena karşısında Umaga. WWE Altın kemer mucadelesı. Kemerin sahini John Cena. Almak isteyense Umaga. Olay şöyle başlıyor John Cena kemeri anlaşma ile ringteki şovla beraber alacak. Fakat umaga oyunbozanlık,açgözlülük yapıp kemeri istiyor ve bu isteği gerçek kavgaya dönüşüyor.. Maçın yaklaşık 1 - 1.5 saat kadar uzaması ve Umaganın ''kemer uğruna John 'a gerçek vurmaya başlaması'' John cena'yı sinirlendirmeye başlar. Maç uzadıkça uzar uzar ve uzar. sonra Umaga Ringin etrafındaki Halatları(hani adamlar koşup geriliyorya onlar) sökmeye başlar ve John cenanın yerden kalkmasını bekler kalktıgı anda hareket yapan John a vuramaz ve yere düşer. John cena ' da fırsattan istifade (normalde gerçek yapmıyorlar hiçbir superstar) bu sefer gerçekten fınısherı yapar ve MAÇIN GİDİŞATINI DEGISTIRIR. UMAGANIN SÖKTÜĞÜ RİNG HALATLARINI UMAGANIN BOYNUNA DOLAR VE SIKMAYA BAŞLAR. 1. SIKTIKTAN SONRA AYAGA KALKAR BU SEFER 2. Yİ DENER VE BAŞARILI OLUR. UMAGA NEFES ALAMAZ VE BAYGINLIK GEÇİRİR. HAKEMIN SAYMASI İLE MAÇIN GALİBİ JOHN CENA olur. Maçtan sonra hemen Yoğun bakıma sevkedilen Umaganın fiziksel sorunları oldugu anlaşılır.
11 Mart 2016 Cuma
Rothschild Ailesinin Hikayesi
Özellikle 19. yy.da Avrupalıların aldığı bir çok hayati kararın perde arkasında yer alan bu musevi banker aile, Osmanlı gibi güçlü devletlerin yıkılmasında da büyük roller oynamıştır.
Ailenin kurucusu olan Mayer Amschel Rothchild (1744-1812), Frankfurt'un yahudi mahallesinde yaşayan bir bankerdi. Henüz 6 yaşında iken ailesi ile buraya yerleşmiş, babası Moses Amschel Bauer'in açtığı para takası, kuyumculuk ve tekstil üzerie açmış olduğu dükkanda babasının işlerine yardım etmiştir. Babasının ölümünden sonra Hannover'da Oppenheimer' in yanında bakancılık işlerine çıraklık etmiştir. Bir süre sonra genç bir ortak olmuştur. Bu sırada da soyadını değiştirip Frankfurt' a geri dönmüştür.
5 erkek ve 5 kıza sahip olan baba Rothchild ölmeden önce ailesine şunları vasiyet etti:
- İş yerinde kilit noktalar sadece aile üyelerine teslim edilecek.
- İşlerde sadece ailenin erkek üyeleri yer alıcak.
- Ailenin çoğunluğu karşı bir karar almadığı sürece, her zaman ailenin en büyük oğlu ve onun oğlu, ailenin başkanı olacak.
- Ailede evlilikler 1. ve ya 2. dereceden kuzenler ile yapılacak.
- Hukuki envanter tanzimi ve servet neşri asla yapılmayacak.
10 Mart 2016 Perşembe
İlginç ölümler
İLGİNÇ ÖLÜMLER
1. Jake Fen isimli Macar adam, eşini korkutmak için kendini asmiş pozu
verdi… Eve gelen eş kocasını o halde gorünce bayıldı.. Kapıyı açık
gören komşu kadın içeri girince iki cesetle karşılaştığını sanıp evi soydu.
Topladıkları ile çıkarken Jake kadına bir tekme
attı.
Cesedin canlandığını sanan kadın korkudan öldü..Jake
beraat etti..
2. New York’ta 5′inci caddede bir adama araç
hafifçe çarptı. Adama birşey olmamistı..
Şoförle konuştu ve kalkacakken olayı gören biri yanına
gelerek, kalkmazsa sigortadan para alabileceğini söyleyince yeniden
aracın önüne yattı. Araç sürücüsü ise adamın gittiğini
düşünerek gaza bastı ve adam öldü…
3. Bayan Carson Amerika’nin New York kentinde
yaşıyordu.. Birgün eglenmek için cenaze işleri yapan bir şirketle anlastı. Şirket
eve telefon etti ve bayan Carson’un kalp krizi geçirip öldügünü söyledi . Aile hemen koştu. Bu sırada tabutun içinde yatan bayan Carson birden dogruluverdi. Ama o anda kizi kalp
krizi geçirip öldü…
4. Romollo Ribaldo işsizdi. Pisa kentinde oturan 42 yasindaki bu İtalyan bir gün,
tabanca ile intihar etmeye hazırlandı. Eşi onu engellemek için dil
döktü.. Sonunda Romolo ağlamaya başladı ve intihardan vazgeçip
silahını yere fırlattı. Ateş alan tabancadan çıkan mermi eşine
isabet etti ve eşi öldü.
Beğenmediniz mi? Birde bu ölümsüz ölüme bakın neler
hissedeceksiniz.
Ölümsüz Ceset
Gerçek bir olay
Sibirya’nın köylerinden birinde cenaze mezarlığa götürülüyormuş. Mısır
tarlasının ortasında tabut köylülerin ellerinden düşüvermiş. Tabutun içindeki ceset
düşüp dereye yuvarlanmış. Akıntı, cesedi dinamitle avlanan balıkçıların yanına sürüklemiş.
Balıkçılar ‘Acaba adamı dinamitle biz mi
öldürdük’ diye endişeye kapılarak cesedi askeri kışlanın
tellerine bırakmışlar. Nöbetçi er, bölgeye yaklaştığını
düşünerek cesedi yaylım ateşine tutmuş. Hemen ambulans çağrılmış.
Delik deşik olan ceset hastaneye kaldırılmış. Operasyon altı saat sürmüş.
Ameliyattan çıkan doktor alnından akan terleri silmiş ve ‘çok zor oldu ama
galiba yaşayacak’ demiş.
ŞAMİL BASAYEV!
Bir adam düşünün beraberindeki 150 savaşçıyla birlikte rusyaya gizlice girip bir şehri adeta ele geçiriyor. 1500'e yakın Rus rehin alıyor ve sonrada istediklerini Moskova'ya kabul ettirip rahatlıkla oradan çıkabiliyor.
Üstelik yaptığı bu eylem Rusya'nın altını üstüne getiriyor. Bakanlar bu yüzden istifa etmek zorunda kalıyorlar ve moskova bu eylemden sonra Çeçenlerle masaya oturup bir ateşkes anlaşması imzalıyor..
Dahada önemlisi bu sayede bütün dünya Çeçenistan sorununu tanımış oluyor..
İşte bütün bunları yapan yiğidin adı: ŞAMİL BASAYEV!
Nazilerin Çılgın Silahı
Nazilerin Çılgın Silahı
V-2
V-2 ilk balistik füze ve uzaya ulaşan ilk insan yapısı alet.
Tüm modern füzelerin atası ve Ay'a gönderilen Saturn V roketinin doğrudan öncüsüdür.
Alman Wehrmacht (Savunma Gücü) tarafından II. Dünya Savaşı sırasında müttefik hedeflerine 3.000'den fazla V-2 ateşlenmiştir. V-2'lerin inşasında çalışırken 20.000 kişi ölmüş, V-2'ler ise 7.000 kişiyi öldürmüştür.
8 Mart 2016 Salı
Sultan Dördüncü Murat Han
Birçok tarihçinin Kanuni sonrası en büyük Osmanlı padişahı olarak kabul ettikleri Dördüncü Murad Han, hep dedesi Yavuz Sultan Selim Hana benzemeye çalışırdı. Gerçekten de birçok vasıfları onunla uyuşurdu. Fakat, Yavuz’un sahip olduğu kıymetli devlet adamlarına ve tecrübeye malik değildi. Tahta geçtiğinde hazine bomboştu. Vefatında ise, on beş milyon altın olup, gümüş paranın haddi hesabı belli değildi. Avrupa, baştan başa istihbarat ağı ile örülmüştü. Avrupalıların en gizli sırları, Osmanlı Sarayına gününde ulaşıyor ve ona göre vaziyet alınıyordu. Tahta çıktığında, neye yaradığı belli olmayan yüz bin yeniçeri varken, vefatında itaat altına alınmış otuz beş bin yeniçeri bulunuyordu. Dördüncü Murad Han, bozulmuş devlet nizamını yoluna koymak için mülazimlikleri kaldırdı. Timar sistemini yeniden düzene koydu. İsrafın önüne geçmek için kanunlar çıkarttı. Sipahilerden zorbalıkla ele geçirdikleri evkaf idaresini ve diğer hükümet hizmetlerini aldı. Sipahileri intizam ve itaat altına alarak, bunların ve bir takım bozguncuların toplandığı yerler olan kahvehaneleri kapatarak asayişi temin etti. Yeniçerilik tahsisatının şuna buna yemlik olması suiistimalini kaldırarak, yeniçeriliği ıslah etti. Vefatında içte ve dışta huzurlu ve itibarlı bir devlet bıraktı.
Sahte Uzaylı İstilası
SAHTE UFO İSTILASI'NDAN SONRA, INSANLAR, TOPLAMA KAMPLARI'NA GÖNDERILECEK
* Türkiye ve Dünya'nın en büyük problemi budur.
Kuzey Amerika'da 800 adet FEMA toplama kampı vardır.
Türkiye'de İzmir-Çiğli'de toplama kampları tespit edilmiştir, Ankara, Gaziantep, Van, Kayseri, Kırklareli ve Erzurum'da da yapılıyor. Her kampın maliyeti 100 (yüz) milyon dolar, on tane yapsalar bir milyar dolar tutar ve bu ekonomik krizde bu maliyeti sadece "Afrikalı göçmenler (Muhalefetin tezi ise Suriyeliler) için yaptıklarını" söylemeleri akıl dışı.
İsrail, Almanya'da Naziliğin olduğu yıllarda, sonradan Yahudi olan kişilere gösterdiği muameleyi, bu kez Yahudi olmayan milyarlarca kişiye uygulamayı, bu sayede dünyaya hakim olmayı planlıyor.
Planlarına göre öncelikle Sahte Ufo İstilası yapacaklar, tüm dünyada olağanüstü hal ilan edilecek ve askerler yönetimi devralıcak, ufo ve uzaylılardan korkan insanları Nazilerdeki gibi toplama kamplarına gönderecekler, oraya gitmek istemeyenleri ise zorlayacaklar, amaç Rehber Taşları'ndaki 10 emirden ilkini gerçekleştirerek dünya nüfusunu 500 milyonun altına indirmek ve bu şekilde Deccal gelmeden önce İsrail'in dünyaya tamamen hakim olmasını sağlamak.
* Fema Toplama Kampları Projesi'ni gerçekleştirmek için, Zombi Projesi tatbikatlarıyla hazırlıklarını tamamladılar.
Bu sene Hz Nuh'un filmini yaptılar, Toplama Kampları için bilinçaltı oluşturuyorlar, Sahte Ufo İstilası sırasında ikna etmek için düşük frekanslı radyo dalgaları gönderecekler, daha önce bilgisi olmayanlar inanıcak ve bu kamplara sığınmayı isteyecek, istemeyenlerse zorlanıcak.
http://www.youtube.com/watch?v=6qmj5mhDwJQ
2016'da Hz Mehdi'nin geleceğini düşündüklerinden, bu süreci hızlandırabilirler.
Türkiye için öncelikli hedef kuraklık, susuzluk, zam rekorları, işsizlik ve toplumsal hareketlenmeler. Ardından Büyük Marmara Depremi gibi yurdun birçok bölgesinde büyük depremler. Ardından 500 bin kişilik askerinin olduğunu tüm dünyaya ilan eden, İstanbul ve Türkiye'yi alacağız diyen El Kaide ve Öcalan'ın 50 bin kişi olmasını istediği PKK'nın Türkiye'ye saldırıları. Sağ kalanları da Toplama Kampları'na göndereceklerdir.
1990'da ilk kez Yeni Dünya Düzeni'nden bahsedildi, 2001'de 11 Eylül Mega Ritüeli gerçekleşti, 2012'de Londra Olimpiyatları'nda bu düzenin Sionist düzen olacağı belirtildi, 2023'te Deccal bekleniyor. Dikkat ederseniz her bir önemli olayın arasında 11 yıl fark var, bu belirtilen yıllarda da güneş dönüşünü tamamladı, bir sonraki dönüş 2023'te tamamlanıcak ve Deccal'in 2023'te gelmesini bekliyorlar, bundan eminler. Hz Mehdi, 7 yıl hüküm sürecek, buna göre 2023-7=2016, birçok kişi 2016'da geleceği konusunda hemfikir. Hicri hesaplamalarda şöyle bir durum var, Cübbeli, Hz Mehdi'nin gelişini kafirler uzak görecek, biz yakın göreceğiz, beklenenden erken gelecek dedi. Hicri hesaplamalar, kafirlerin önlem almasını engellemek için bir yanıltmaca olma ihtimali yüksek. NASA'nın paylaştığı videoya göre, küresel ısınma böyle giderse, dünyanın sonu 2038'de gelecek. Dünyanın sonunu birçok açıdan zorluyorlar, rezonans 12 hz'a çıktı, 13'te sıfırlanınca dünya durup ters dönmeye başlayacak mesela, küresel ısınma da 2 dereceyi geçti ve 4 dereceye geldiğinde uzmanlara göre dünya yaşanılmaz bir yer olacak. Her yerde kuraklık var, iklimi değiştirdiler, yağış geri döndürülemez biçimde azaldı, bu yazdan itibaren su sıkıntısı başlayacak. Hadis rivayetlerine göre Hz Mehdi ilk geldiğinde kıtlıkla uğraşacak. Sahte Ufo İstilası'nı 2018'den önce yapacaklardır, Hz Mehdi'yi engellemek için BOP ve FEMA Kampları projelerini hızlandırdılar. Bugünlerde ABD'de rekor silah satışı gerçekleşiyor, ordaki halk tehlikenin farkında, ancak bu silahlar kaydediliyor, özel birlikler bu silahları alacaktır. Her ülke farklı bir şekilde karışıyor ve zayıflıyor, son bir kaos oluşturacaklar, bu da Sahte Ufo İstilası olacak ve dedikleri gibi bu fırsatı kaçırmak istemiyorlar, dünyaya hakim olma rüyasını gerçekleştirmek üzereler, biz nasıl Hz Mehdi'nin gelmesi için sabırsızlanıyorsak, onlar da dünya hakimiyetlerini bizzat görmek için sabırsızlanıyorlardır. Bunlar kıyameti hızlandırmaya çalışıyor, Deccal'i bir an önce görmek istiyorlar, buna çok yaklaştılar, ancak Hz Mehdi, dünyanın durup ters dönmesini geciktirecektir.
FEMA TOPLAMA KAMPLARI
Abdnin teröre karşı savunma amacıyla oluşturduğu olağanüstü hal kurumu Femanın personeli hazır bekleyen ancak henüz sakinleri bulunmayan 800 adet toplama kampında kimler tutulacak? Alaskada boş bulunan 2 milyonluk kampın anlamı ne? Abd bir iç savaşın planlarını mı yapıyor?
İlk duyulduğunda komplo teorisi gibi geliyor. Ancak araştırınca ve üstünde biraz düşünce ortaya ürkütücü bilgiler çıkıyor. Konumuz, Fema ve onun kampları.
11 Eylül, hem Abd hem de dünya için yeni bir dönemin kilometre taşı oldu. Soğuk Savaş sonrası yeni bir öteki, yeni bir ortak düşman arayan dünyanın karşısına islamcı terör örgütleri konuldu. Abd, kendi vatandaşlarının ve dünyanın tehdit algılamasında yaşanan boşluğu, terör ve kitle imha silahları ile doldurdu.
11 Eylül yeni düzen için hızlandırıcı bir etki oldu. Bir el, Amerikanın 21. yüzyıl projesini başlattı. Bu dönüşüm ile Abd, içeride ve dışarıda daha sıkı, baskıcı, hatta faşizan bir tutuma yöneldi.
İşte Femadaki (Federal Acil Yönetim Ajansı) değişim de bunun bir göstergesi. Olası bir savaş durumu tehdidine karşı inanılmaz ve korkutucu yetkilerle donatılan Fema, bir süredir yeniden yapılanıyor. Homeland Security adlı yasa ile ülkedeki olağanüstü hal durumunu değiştiren yeni bir sistem kuruluyor ve Fema da bu sistemin tam ortasında.
Fema, 8 milyar dolar bütçesi ve 6-7 bin çalışanı olan bir kurum. Doğal afet ve benzeri konularda yönetimi tek elde toplamak için oluşturulan kurum artık, nükleer saldırı, iç savaş ve isyan gibi durumlara karşı hazırlanıyor.
Dünya sistemi felakete sürüklenirken, Amerika, bütün dünyada, düşman üstüne düşman kazanıyor. Neo-conların çılgın politikaları, Abdyi beklenmedik bir iç savaşın eşiğine sürüklenmekle sonuçlanabilir. (Amerikalı sosyolog Immanuel Wallerstein)
2005 yılında yaşanan Katrina kasırgası, Louisiana, Mississippi ve Alabama eyaletlerinde en az 1300 kişinin ölümüne, yüz binlerce kişinin de evsiz kalmasına yol açmıştı. Yaşanan hezimetin faturası ise Femaya çıkmıştı. Femanın tüm dünyaya referans olan acil durum yönetimi, bu olağanüstü olayda sınıfta kalmıştı. Çünkü, yetkileri artan kurum, yeni bir düzenin kurucusu olurken, doğal afetleri unutmuştu.
Peki neler oluyor?
11 Eylül sonrası sürekli, bir terörist saldırının korkusuyla yaşatılan Amerikalılar için Fema, terörizmle savaşın içine çekiliyor.
Fema, kazandığı yeni yetkilerle birlikte, milli güvenlik tehlikeye girdiğinde seçimsiz olarak hükümeti ve tüm yönetimi devralacak kurumdur.
Abdde bir eyalette olağanüstü bir durum oluştuğunda Başkan'ın onayı olmadan bir vali, olağanüstü hal ilan edemiyor. Fema, ancak Başkan'ın ilanı ile devreye giriyor. bu noktadan sonra, Femanın Başkanı dahi aşarak karar alma yetkisi var.
Yenilenen sıkıyönetim yasası ile bu tür durumlarda askerin daha etkin olduğu bir sistemin önü açılıyor. Sivil ile asker birbirine yaklaştırılıyor.
Abdde duyarlı insanların sorduğu soru ise şu: "Peki böyle büyük bir yetkiyle donatılmış kurum olağanüstü hali nasıl yönetecek? Çünkü böyle büyük bir yetkiyi kullanması hangi kurum olursa olsun çok zordur." Ama durun! Yetkiler ve olanaklar bunlarla bitmiyor.
Fema devreye girdiği anda, kanunları askıya alabilme, insanları göç ettirebilme, gerekçesiz olarak gözaltına alma ve tutuklayabilme gibi inanılmaz yetkilere de sahip.
En korkunç olanı: Kamplar.
Femanın Abd çapında 800e yakın toplama kampı var. Bunlara kimi kaynaklar konsantrasyon kampı da diyor.
Ülke içi ve dışından(!) getirilecek insanlar için hazırlanan kamplar hepsi mahkum kabul etmeye hazır bir şekilde tutuluyor. Abdde dolup taşan hapishanelere rağmen, bu gizli ve çok özel cezaevi benzeri yerler boş tutuluyor. Tel örgülerle çevrili kamp alanlarında dikenli tellerin yönü bile içeriye doğru yani, içerden dışarıya kaçmalara karşı.
Kamplar boş, ancak düzenli olarak çalışan muhafızları var, yani her an hazır.
Kamplarda, birkaç cesedin sığabileceği büyüklükte, içlerinde ölüleri yakmak için rezistans barındıran, 180 derece sıcaklığa dayanıklı binlerce tabut da hazır.
Ölüleri yakan tabutlar olduğuna göre kimyasal silah kullanacaklar.
Sürekli yenileri inşa ediliyor, ayrıca herkesin aynı anda sığmasına gerek yok, sırayla alım da olabilir.
Gelen iddialara bakılırsa sürekli yenileri inşaa ediliyor. En büyükleri ise, Alabama, Arkansas, California, Georgia, Hawai, Illinois, Indiana, Luisiana, Mississipi, Nevada ve Washingtonda. Bir çok eyalette de hazır bekletilen kamplar olduğu söyleniyor. Fema bu sığınaklar için 1 milyar doların üstünde bir para ayırdı.
Bu kamplar ortalama 20 bin kişiyi barındacak kapasitede. Bazı kampların ise 400 bin hatta 2 milyon insan barındırabileceği iddia ediliyor. 2 milyon kişilik dev ve gizli kampın, Alaskada olduğu gelen iddialar arasında.
Ayrı hatlarla uzatılan demiryolları bu kampların içine giriyor. Çok özel tasarlanmış taşıyıcı vagonlar hazır bekletiliyor. (Tıpkı Nazi Almanyasındaki gibi.) Dünyada İslamcı kesimlere yakın kaynaklar, buraların Müslümanlar tarafından doldurulacağını düşünüyor.
Femayı düzenleyen olağanüstü durum ve sıkıyönetim kanunlarındaki ilgili yürütme emirleri ise çok garip. 11002 numaralı yürütme emrine göre, iletişim araçlarına el konulabilir, sivillerden işçi taburları oluşturulabilir, bütün kişiler için bir milli kayıt oluşturulabilir. 11490 numaralı yürütme emrine göre ise Fema, bütün eyaletleri ve federal yönetimi ele alabilir, anayasayı rafa kaldırabilir.
Abddeki büyük medya kuruluşları bu konuya hiç mi hiç girmiyor. Konuya ilişkin yazılanlar hemen yalanlanıyor, ilgili internet sayfaları derhal kapatılıyor.
Femanın gizli kampları kadar başka gizli merkezleri de olduğu gelen bilgiler arasında. Buradaki çok gizli birimlerde görevli çalışanların gömlek ve yakalarının üstünde Kızılhaç ve Çarmıh işaretlerinin yer aldığı iddia ediliyor. Bu ise akıllara Abdde yükselen Evanjelist-Kabalist cemaatin etkinliğini getiriyor.
Evanjelist demişken, ülkemizde de Başkanlık Sarayı'nın karşısına yaptırılan Kiliseye benzeyen Beştepe Camii'nin kubbesinde Hilal yerine İngiliz Evanjelist Protestan Hristiyanları'nın sembolü Kuyruklu Alem var. Aynı sembol Kocatepe Camii'nin kubbelerinde görülüyor. Dinler Arası Diyaloğu simgeleyen Beştepe Camii'nin dışarıdan bile fotoğrafının çekilmesine izin verilmemesi de düşündürücü.
7 Mart 2016 Pazartesi
Masonların Gizli Tapınakları
Materyalist felsefeye dayalı mevcut vahşet ve kan dolu dünya sisteminin mimarı olan, ancak bu kimliğini perde arkasında tutan mason örgütünün gizli toplantı yeri deşifre oldu..
Eski Kudüsteki Şam ve Herotz kapılarının ortasında ve yerin 230 metre altında bulunan Zedekiah Mağarasının, dünya masonlarının son 20 yıldır gizemli buluşma noktası olduğu söyleniyor. Mason Toplantısının yapıldığı mağarada, devasa bir locayı andıran bölümün önünde Hür Masonlar Salonu yazılı demir tabela dikkati çekiyor.
Tavanında masonik işaretler ve İbranice yazıların da yer aldığı mağarada, dünyanın farklı bölgelerinden yaklaşık 200 masonun yılda bir kez toplandığı iddia ediliyor. Gizliliği korumak için her yıl toplantı takvimini değiştirdikleri ileri sürülen masonların toplantı yaptıkları gün, mağaranın ziyaretçilere kapatıldığı belirtiliyor. -Son toplantı Mart ayında yapılmış-
Kimliğinin açıklanmasını istemeyen mağara görevlisi, AA muhabirine yaptığı açıklamada, en son mason toplantısının geçtiğimiz Mart ortasında gerçekleştiğini söyledi. Toplantıya çeşitli ülkelerden 200 kadar masonun katıldığını anlatan mağara görevlisi, toplantı hakkında detaylı bilgi vermek istemediğini ifade etti. -Masonların mağara ilgisinin nedeni- Masonların Zedekiah Mağarasına duyduğu ilginin, Yahudilikte yer alan bazı rivayetlerden kaynaklandığı belirtiliyor.
Yeni Ahitteki Hazreti Süleyman, Yahudilerin yıkılan ilk mabedini, tapınak tepesine yakın bir yerde bulunan mağaradan getirttiği taşlarla inşa ettirdi ifadesinde bahsi geçen mağaranın Zedekiah Mağarası olduğu rivayet ediliyor. Yahudilerin ilk krallığını ve ilk mabetlerini M.Ö. 586 yılında yıkan Babil Kralı Nabuketnezadan kaçan Yahudi Kralı Zedekiahın da aylarca bu mağarada saklandığına inanılıyor. -Mağara tesadüfen bulunmuş-
Zedekiah Mağarası, 1854 yılında Amerikalı arkeolog James Turner tarafından tesadüfen bulundu. Osmanlı yönetiminin, o dönemde açılışına izin vermediği belirtilen Zedekiah Mağarası, 1967deki 6 gün Savaşından sonra İsrail tarafından ziyarete açıldı. Toplam 9 bin metrekare alana sahip mağara, yer yer 100 metre genişliğe ulaşıyor. Mağaranın yüksekliği ise 4 ila 15 metre arasında değişiyor. Kral Zedekiahın gözyaşları denen bir bölümde ise kayalar arasından sular sızıyor.
KİMDİR BU MASONLAR ?
İnsanların bilmediği bir şey var. Dünyada iki güç dünya yaratılmasından itibaren mücadele ediyor. Fakat bu çok örtülü bir mücadele, örtüsünden dolayı göremiyorlar. Yani şeytan ile Allaha inananların sürekli mücadelesi vardır. Bir şeytan taraftarları vardır. Bir de Allaha inananların taraftarları vardır. Bunlar sürekli mücadele ederler. Ama şeytana inananlar son derece modern görünümde oluyorlar. Dikkati çekmeyecek şekilde oluyorlar. Mesela; cinayet işliyorlar, ama faili meçhul ile yapıyorlar bunu. Fark ettirmeden veya paravan örgütler kullanıyorlar. Paravan yöntemler kullanıyorlar. O yüzden insanların dikkatini doğrudan çekemiyorlar. Mesela Masonluk çok gizli bir teşkilat, toplantılarını kimse bilmez. Toplantılarda neler konuşulduğunu bilmez. Üyelerinin kim olduğu bilinmez. Üyeler kendilerini gizlemekle mükelleftir. Ve sır verilmez.
Mesela, ketumiyet çok önemlidir Masonlukta. Ateist Siyonizmde de öyle. Mesela, sır verilmez. Onların öyle topluluklar oluyor, mesela büyük toplulukları oluyor. Dünya hükümeti kuruyorlar. Mesela, dünya derin devletini kuruyorlar. Orada bu şeytanın hükümlerini uyguluyorlar. Halk bunlardan bihaber oluyor.
Eski Kudüsteki Şam ve Herotz kapılarının ortasında ve yerin 230 metre altında bulunan Zedekiah Mağarasının, dünya masonlarının son 20 yıldır gizemli buluşma noktası olduğu söyleniyor. Mason Toplantısının yapıldığı mağarada, devasa bir locayı andıran bölümün önünde Hür Masonlar Salonu yazılı demir tabela dikkati çekiyor.
Tavanında masonik işaretler ve İbranice yazıların da yer aldığı mağarada, dünyanın farklı bölgelerinden yaklaşık 200 masonun yılda bir kez toplandığı iddia ediliyor. Gizliliği korumak için her yıl toplantı takvimini değiştirdikleri ileri sürülen masonların toplantı yaptıkları gün, mağaranın ziyaretçilere kapatıldığı belirtiliyor. -Son toplantı Mart ayında yapılmış-
Kimliğinin açıklanmasını istemeyen mağara görevlisi, AA muhabirine yaptığı açıklamada, en son mason toplantısının geçtiğimiz Mart ortasında gerçekleştiğini söyledi. Toplantıya çeşitli ülkelerden 200 kadar masonun katıldığını anlatan mağara görevlisi, toplantı hakkında detaylı bilgi vermek istemediğini ifade etti. -Masonların mağara ilgisinin nedeni- Masonların Zedekiah Mağarasına duyduğu ilginin, Yahudilikte yer alan bazı rivayetlerden kaynaklandığı belirtiliyor.
Yeni Ahitteki Hazreti Süleyman, Yahudilerin yıkılan ilk mabedini, tapınak tepesine yakın bir yerde bulunan mağaradan getirttiği taşlarla inşa ettirdi ifadesinde bahsi geçen mağaranın Zedekiah Mağarası olduğu rivayet ediliyor. Yahudilerin ilk krallığını ve ilk mabetlerini M.Ö. 586 yılında yıkan Babil Kralı Nabuketnezadan kaçan Yahudi Kralı Zedekiahın da aylarca bu mağarada saklandığına inanılıyor. -Mağara tesadüfen bulunmuş-
Zedekiah Mağarası, 1854 yılında Amerikalı arkeolog James Turner tarafından tesadüfen bulundu. Osmanlı yönetiminin, o dönemde açılışına izin vermediği belirtilen Zedekiah Mağarası, 1967deki 6 gün Savaşından sonra İsrail tarafından ziyarete açıldı. Toplam 9 bin metrekare alana sahip mağara, yer yer 100 metre genişliğe ulaşıyor. Mağaranın yüksekliği ise 4 ila 15 metre arasında değişiyor. Kral Zedekiahın gözyaşları denen bir bölümde ise kayalar arasından sular sızıyor.
KİMDİR BU MASONLAR ?
İnsanların bilmediği bir şey var. Dünyada iki güç dünya yaratılmasından itibaren mücadele ediyor. Fakat bu çok örtülü bir mücadele, örtüsünden dolayı göremiyorlar. Yani şeytan ile Allaha inananların sürekli mücadelesi vardır. Bir şeytan taraftarları vardır. Bir de Allaha inananların taraftarları vardır. Bunlar sürekli mücadele ederler. Ama şeytana inananlar son derece modern görünümde oluyorlar. Dikkati çekmeyecek şekilde oluyorlar. Mesela; cinayet işliyorlar, ama faili meçhul ile yapıyorlar bunu. Fark ettirmeden veya paravan örgütler kullanıyorlar. Paravan yöntemler kullanıyorlar. O yüzden insanların dikkatini doğrudan çekemiyorlar. Mesela Masonluk çok gizli bir teşkilat, toplantılarını kimse bilmez. Toplantılarda neler konuşulduğunu bilmez. Üyelerinin kim olduğu bilinmez. Üyeler kendilerini gizlemekle mükelleftir. Ve sır verilmez.
Mesela, ketumiyet çok önemlidir Masonlukta. Ateist Siyonizmde de öyle. Mesela, sır verilmez. Onların öyle topluluklar oluyor, mesela büyük toplulukları oluyor. Dünya hükümeti kuruyorlar. Mesela, dünya derin devletini kuruyorlar. Orada bu şeytanın hükümlerini uyguluyorlar. Halk bunlardan bihaber oluyor.
Gizli Rus Deneyleri ...
1940′ların sonlarında Rus araştırmacılar 5 insanı 15 gün boyunca tetikleyici gazlarla uyanık tuttular.
Denekler 2. Dünya Savaşında düşman olarak kabul edilmiş politik tutsaklardı. Oksijen seviyesinin dikkatlice kontrol edildiği odalarda kalıyorlardı. Kamera sistemleri kapatılmıştı, yani onları izleyebilmek için sadece mikrofonlar ve 5 inçlik kamara penceresine benzeyen gözlem camları vardı. Oda kitaplarla, yataksız karyolalarla, su ile, ayrıca 5′ine de 1 ay yetecek kadar yiyecekle doluydu.
İlk 5 gün her şey iyi gidiyordu; denekler 30 gün boyunca uyumadan teste dayanırlarsa serbest bırakılacakları konusunda anlaşmılardı. Günden güne onların her hareketlerini ve aktivitelerini izlerlerken, zaman geçtikçe, geçmişlerindeki travmatik olayları konuştuklarını fark ettiler. 4 gün boyunca bu durum giderek karanlık bir hal aldı.
5 günden sonra, Koşullar hakkında şikâyet etmeye ve onları yönetenlerin nerede olduğunu araştırmaya başladılar. Birbirleriyle konuşmayı kestiler ve mikrofonlarla tek taraflı camlara fısıldamaya başladılar. İşin garibi, bu deneyi diğer deneklerin üzerlerinden kazanabileceklerini düşünmeye başladılar. Araştırmacılar başta bunun gazın bir yan etkisi olduğunu düşündüler.
9 günden sonra ilk denek çığlık atmaya başladı. 3 saat boyunca, odanın içinde koşarak bağırdı. Denek bağırmaya devam ediyordu ama çoğu zaman çıkan ses gürültüden ibaretti. Denek hiç bir şey söylemeden bağırıyordu. Araştırmacılar, deneğin ses tellerini parçaladığını ileri sürdüler. Daha ilginç olan şeyse diğer deneklerin buna nasıl tepki verdiği, ya da tepki vermedikleri idi. İkinci denek de çığlık atmaya başladı, geri kalanı ise mikrofonlara fısıldamaya devam etti. Diğer çığlık atmayan denekler kitapları parçalara ayırdı, sayfaları tek tek yüzlerine sürüp sakince gözlem camlarına yapıştırdıklarında, çığlıklar hemen kesildi.
3 gün daha geçti. İçerideki 5 deneğin sesi kesildiğinde araştırmacılar mikrofonların çalışıp çalışmadığını kontrol etti. Mikrofonlarda sorun yoktu. Odadaki oksijen seviyesi, hepsine yetecek düzeydeydi. 5 denek ağır egzersizler yapınca oksijen seviyesi düşüyordu. 14. günde araştırmacılar deneklerden hiç bir veri alamayınca odaya girmeye karar verdiler. Onların ölmüş olmalarından endişeleniyorlardı. Veya bir tür bitkisel yaşama girdiklerinden…
Anons ettiler: Mikrofonları kontrol etmek için içeri giriyoruz, kapılardan uzak durun ve yere yatın. Aksi hâlde vurulacaksınız. İtaat edeninizden birisi özgürlüğüne hemen kavuşacak.
İçeriden sakin bir Ses cevap verince şaşırdılar: Artık özgür olmak istemiyoruz. Askeri güçler ve araştırmacılar arasında bir tartışma patlak verdi. Daha fazla tepki alıp kışkırtmamak için 15. günün gece yarısı odanın kapısının açılmasına karar verildi. Oda birden temiz havayla doldu ve uyarıcı gaz dışarı boşaldı. Mikrofonlar anında çalışmaya başladı. 3 farklı ses yalvarmaya başladı; dışarıda onları bekleyen aileleri, sevdikleri olduğunu yakarıyorlardı. Askerler denekleri almak üzere odaya gönderildi. Şimdiye kadarki en yüksek çığlık, içeriye giren askerlerden geldi. 5 denekten 4′ü hâlâ yaşıyordu, tabii buna yaşamak denirse.
Yiyecek erzaklarına çok dokunulmamıştı. Deneklerden birisi ölmüştü. Kalçasında ve göğsünde topak topak et doldurulmuştu. Odanın ortasındaki giderin üstünde duruyordu, suyun geçmesini engellediği için oda 4 inç suya kaplanmıştı. Su sandıkları sıvının kan olduğu o an farkedilemedi. Kurtulan 4 deneğin sakalları uzamış, derileri adeta paramparça olmuştu. Tırnaklarındaki parçalar bu yaraları kendilerinin yaptıklarını gösteriyordu, araştırmacıların düşündüğü gibi dişlerle değil… Yaralar ve oyukların açıları, konumları hepsini kendilerinin yapmadığını gösteriyordu. Birbirlerine de saldırıyorlardı.
4 deneğin de karın bölgesindeki organlar ve kaburgaları hemen hemen yok gibiydi. Kalp, akciğerler ve diyafram yerine, deri ve kaburgaya bağlı kasların çoğu akciğerlerle beraber göğüs kafesinin dışına sarkmıştı. Kan damarları ve organlar sağlam kalsa da, diğerlerini çıkarıp yere atmışlardı. Fakat denekler hâlâ yaşıyorlardı. Dördünün de sindirim sistemleri çalışıyordu. Günler sonra istifra ettiklerinde, aslında yediklerinin kendi etleri olduğu ortaya çıktı. Çoğu asker Rus özel servisinde çalışmıştı fakat hiçbiri odaya girip denekleri kaldırmaya cesaret edemedi. Askerler odadan çıkarılmaları için yalvarıp bağırırken gaz geri geldi, uykuya daldılar…
Deneklerin odadan çıkarılmamak için verdikleri mücadele herkesi çok şaşırttı. Bir Rus asker boğazına saldırılması sonucu öldü, bir diğeri ise testisleri koparıldığı ve bacağı deneklerden birinin dişleriyle kemirildiği için yaralandı. Diğer 5 asker ise hayatlarını intihar ederek kaybettiler.
Yaşayan 4 denekten birinin dalağı patladı ve dışarı doğru kanamaya başladı. Tıbbi araştırmacılar onu sakinleştirmeye çalıştılar ama bu imkansızdı. Bir insanın alabileceği mofinden daha fazla almasına rağmen hâlâ köşeye sıkışmış bir hayvan gibi mücadele ediyordu. Bir doktorun kolunu ve kaburgasını kırdı. Deneğin dolaşım sisteminde kandan çok hava vardı. Kalbi durduğunda bile bağırmaya devam etti 3 dakika boyunca kendini dövdü. Herkese saldırıp Daha fazla! kelimelerini tekrar ederken gittikçe güçsüzleşti, yavaşladı ve sessizce yere yığılıp hayatını kaybetti.
Sağ kalan 3 denek tam donanımlı bir tıp merkezine taşındı. Sağlam ses telleri olan 2 denek uyanık kalabilmek için daha fazla gaz talep ediyorlardı. Deneklerin organlarını tekrar yerleştirme aşamasında sakinleştirici ilaçlarına karşı bağışıklık kazanmış oldukları keşfedildi. Deneklerden biri bağlanmış olduğu iplere rağmen, öfkeyle etrafa saldırıyordu. En sonunda 4 inçlik deri kelepçeleri yırtmayı başardı. Bunu yaptığında kolunu 200 poundlık bir asker sıkıca tutuyordu. Deneği sakinleştirmek için normalin üzerinde anestezi kullanıldı ve gözleri kapandı. Kalbi durmuştu… Otopsi testlerinin sonuçları kanın içindeki oksijen miktarının olması gerekenden 3 kat fazla olduğu gözlemlendi. Kasları iskeletine o denli yapışmıştı ki karşı vermeye çalışırken 9 kemiğini kırıldı.
2 hayatta kalan ise 5 kişinin arasında ilk çığlık atanlardandı. Ses kayıtları yok edilmişti. Yalvaracak durumda değildi. Tek yapabildiği kafasını düzensiz bir şekilde haraket ettirmekti. Bunlar anesteziden doğan sonuçlardı. Bir sonraki ameliyatta yeniden anestezi verildi. Organlarını yerleştirirken 6 saat boyunca hiç tepki vermedi. Bir hemşire, birkaç kez, hastanın ameliyat esnasında gülümsediğine şahit oldu. Ameliyat bittikten sonra hasta mırıldanmaya başladı. Doktorlardan biri, hastanın önemli birşey söylüyor olabileceğini var sayarak kalem ve not defterini alıp yanına gitti. Hastanın dudaklarından dökülen kelimeler sonucunda odadakilerin dehşeti katlandı: Kesmeye devam et.
Diğer iki deneğe de aynı ameliyatda yapıldı. İkisine de anestezi yerine onları felç eden bir ilaç verildi. Ameliyatı gerçekleştirmek imkansızdı çünkü iki hasta da gülüp duruyordu. Tekrar konuşabilecekleri zaman canlandırıcı gaz istediklerini söylediler. Araştırmacılar onlara neden kendi bağırsaklarını parçaladıklarını ve tekrar gaz verilmesini istediklerini sordular. Tek cevap şuydu: Uyanık kalmam gerek.
Kalan üç deneği daha sıkı bağladılar ve onlarla ne yapılacağına karar verene kadar bekleme odasına geri gönderdiler. Komutan tekrar gaz verildiğinde ne olacağını merak ediyordu. Araştırmacılar buna itiraz etti ama kimse dinlemedi.
Odanın içinde tekrar mühürlenmeye hazırlanan denekler EEG monitörüne bağlıydı. Süpriz olan şey ise tekrar gaz alacaklarını duyduklarında çırpınmayı bıraktıklarıydı. Denekler uyanık kalmakta kendilerini zorluyor gibidiler. Bir tanesi mırıldanarak konuşmaya çalşıyordu. Diğer denekler kafasını yastığa dayamıyor ve sürekli göz kırpmaya çalışıyordu. EEG monitöründe görülen beyin dalgaları şaşırtıcıydı. Raporlarına bakarken bir hemşire hastalardan birisinin kafasını yastığa deydirdiği anda gözlerinin kapandığını fark etti. Beyin dalgaları direk rem uykusuna girdiğini gösteriyordu. Sonra tekrar eski durumuna döndü. Döndüğü anda ise kalbi durmuştu…
Kalan 2 denek ise tekrar mühürlenmek için çığlık atmaya başladı. Beyin dalgaları tıpkı uykudan ölen deneğinki gibi oldu. Komutan 2 deneğin tekrar mühürlenmesini emretti. Yanlarında olan 3 araştırmacıya mühürleme emiri verildi. Araştırmacılardan birisi silahını çekip komutanı vurdu. Sonra sessiz olan deneğe silahı doğrulltu ve beynini dağıttı. Silahı son kalan deneğe doğrulttu.Bu şeylerle aynı yerde kilitlenmiyeceğim! Adama çığlık attı. Nesin sen!? Bilmek zorundayım!
Denek gülümsedi: Bu kadar kolaymı unutun? Biz siziz. Biz sizin içinizde yatan deliliğiz, her an serbest olmayı bekleyen çılgın hayvanlarız. Biz yatağınızın altında saklananlarız…
Araştırmacı durdu. Sonra silahı deneğin kalbine doğrultup ateş etti. Denek ölmek üzereyken, Nerde..yse .. özgür… dedi.
Denekler 2. Dünya Savaşında düşman olarak kabul edilmiş politik tutsaklardı. Oksijen seviyesinin dikkatlice kontrol edildiği odalarda kalıyorlardı. Kamera sistemleri kapatılmıştı, yani onları izleyebilmek için sadece mikrofonlar ve 5 inçlik kamara penceresine benzeyen gözlem camları vardı. Oda kitaplarla, yataksız karyolalarla, su ile, ayrıca 5′ine de 1 ay yetecek kadar yiyecekle doluydu.
İlk 5 gün her şey iyi gidiyordu; denekler 30 gün boyunca uyumadan teste dayanırlarsa serbest bırakılacakları konusunda anlaşmılardı. Günden güne onların her hareketlerini ve aktivitelerini izlerlerken, zaman geçtikçe, geçmişlerindeki travmatik olayları konuştuklarını fark ettiler. 4 gün boyunca bu durum giderek karanlık bir hal aldı.
5 günden sonra, Koşullar hakkında şikâyet etmeye ve onları yönetenlerin nerede olduğunu araştırmaya başladılar. Birbirleriyle konuşmayı kestiler ve mikrofonlarla tek taraflı camlara fısıldamaya başladılar. İşin garibi, bu deneyi diğer deneklerin üzerlerinden kazanabileceklerini düşünmeye başladılar. Araştırmacılar başta bunun gazın bir yan etkisi olduğunu düşündüler.
9 günden sonra ilk denek çığlık atmaya başladı. 3 saat boyunca, odanın içinde koşarak bağırdı. Denek bağırmaya devam ediyordu ama çoğu zaman çıkan ses gürültüden ibaretti. Denek hiç bir şey söylemeden bağırıyordu. Araştırmacılar, deneğin ses tellerini parçaladığını ileri sürdüler. Daha ilginç olan şeyse diğer deneklerin buna nasıl tepki verdiği, ya da tepki vermedikleri idi. İkinci denek de çığlık atmaya başladı, geri kalanı ise mikrofonlara fısıldamaya devam etti. Diğer çığlık atmayan denekler kitapları parçalara ayırdı, sayfaları tek tek yüzlerine sürüp sakince gözlem camlarına yapıştırdıklarında, çığlıklar hemen kesildi.
3 gün daha geçti. İçerideki 5 deneğin sesi kesildiğinde araştırmacılar mikrofonların çalışıp çalışmadığını kontrol etti. Mikrofonlarda sorun yoktu. Odadaki oksijen seviyesi, hepsine yetecek düzeydeydi. 5 denek ağır egzersizler yapınca oksijen seviyesi düşüyordu. 14. günde araştırmacılar deneklerden hiç bir veri alamayınca odaya girmeye karar verdiler. Onların ölmüş olmalarından endişeleniyorlardı. Veya bir tür bitkisel yaşama girdiklerinden…
Anons ettiler: Mikrofonları kontrol etmek için içeri giriyoruz, kapılardan uzak durun ve yere yatın. Aksi hâlde vurulacaksınız. İtaat edeninizden birisi özgürlüğüne hemen kavuşacak.
İçeriden sakin bir Ses cevap verince şaşırdılar: Artık özgür olmak istemiyoruz. Askeri güçler ve araştırmacılar arasında bir tartışma patlak verdi. Daha fazla tepki alıp kışkırtmamak için 15. günün gece yarısı odanın kapısının açılmasına karar verildi. Oda birden temiz havayla doldu ve uyarıcı gaz dışarı boşaldı. Mikrofonlar anında çalışmaya başladı. 3 farklı ses yalvarmaya başladı; dışarıda onları bekleyen aileleri, sevdikleri olduğunu yakarıyorlardı. Askerler denekleri almak üzere odaya gönderildi. Şimdiye kadarki en yüksek çığlık, içeriye giren askerlerden geldi. 5 denekten 4′ü hâlâ yaşıyordu, tabii buna yaşamak denirse.
Yiyecek erzaklarına çok dokunulmamıştı. Deneklerden birisi ölmüştü. Kalçasında ve göğsünde topak topak et doldurulmuştu. Odanın ortasındaki giderin üstünde duruyordu, suyun geçmesini engellediği için oda 4 inç suya kaplanmıştı. Su sandıkları sıvının kan olduğu o an farkedilemedi. Kurtulan 4 deneğin sakalları uzamış, derileri adeta paramparça olmuştu. Tırnaklarındaki parçalar bu yaraları kendilerinin yaptıklarını gösteriyordu, araştırmacıların düşündüğü gibi dişlerle değil… Yaralar ve oyukların açıları, konumları hepsini kendilerinin yapmadığını gösteriyordu. Birbirlerine de saldırıyorlardı.
4 deneğin de karın bölgesindeki organlar ve kaburgaları hemen hemen yok gibiydi. Kalp, akciğerler ve diyafram yerine, deri ve kaburgaya bağlı kasların çoğu akciğerlerle beraber göğüs kafesinin dışına sarkmıştı. Kan damarları ve organlar sağlam kalsa da, diğerlerini çıkarıp yere atmışlardı. Fakat denekler hâlâ yaşıyorlardı. Dördünün de sindirim sistemleri çalışıyordu. Günler sonra istifra ettiklerinde, aslında yediklerinin kendi etleri olduğu ortaya çıktı. Çoğu asker Rus özel servisinde çalışmıştı fakat hiçbiri odaya girip denekleri kaldırmaya cesaret edemedi. Askerler odadan çıkarılmaları için yalvarıp bağırırken gaz geri geldi, uykuya daldılar…
Deneklerin odadan çıkarılmamak için verdikleri mücadele herkesi çok şaşırttı. Bir Rus asker boğazına saldırılması sonucu öldü, bir diğeri ise testisleri koparıldığı ve bacağı deneklerden birinin dişleriyle kemirildiği için yaralandı. Diğer 5 asker ise hayatlarını intihar ederek kaybettiler.
Yaşayan 4 denekten birinin dalağı patladı ve dışarı doğru kanamaya başladı. Tıbbi araştırmacılar onu sakinleştirmeye çalıştılar ama bu imkansızdı. Bir insanın alabileceği mofinden daha fazla almasına rağmen hâlâ köşeye sıkışmış bir hayvan gibi mücadele ediyordu. Bir doktorun kolunu ve kaburgasını kırdı. Deneğin dolaşım sisteminde kandan çok hava vardı. Kalbi durduğunda bile bağırmaya devam etti 3 dakika boyunca kendini dövdü. Herkese saldırıp Daha fazla! kelimelerini tekrar ederken gittikçe güçsüzleşti, yavaşladı ve sessizce yere yığılıp hayatını kaybetti.
Sağ kalan 3 denek tam donanımlı bir tıp merkezine taşındı. Sağlam ses telleri olan 2 denek uyanık kalabilmek için daha fazla gaz talep ediyorlardı. Deneklerin organlarını tekrar yerleştirme aşamasında sakinleştirici ilaçlarına karşı bağışıklık kazanmış oldukları keşfedildi. Deneklerden biri bağlanmış olduğu iplere rağmen, öfkeyle etrafa saldırıyordu. En sonunda 4 inçlik deri kelepçeleri yırtmayı başardı. Bunu yaptığında kolunu 200 poundlık bir asker sıkıca tutuyordu. Deneği sakinleştirmek için normalin üzerinde anestezi kullanıldı ve gözleri kapandı. Kalbi durmuştu… Otopsi testlerinin sonuçları kanın içindeki oksijen miktarının olması gerekenden 3 kat fazla olduğu gözlemlendi. Kasları iskeletine o denli yapışmıştı ki karşı vermeye çalışırken 9 kemiğini kırıldı.
2 hayatta kalan ise 5 kişinin arasında ilk çığlık atanlardandı. Ses kayıtları yok edilmişti. Yalvaracak durumda değildi. Tek yapabildiği kafasını düzensiz bir şekilde haraket ettirmekti. Bunlar anesteziden doğan sonuçlardı. Bir sonraki ameliyatta yeniden anestezi verildi. Organlarını yerleştirirken 6 saat boyunca hiç tepki vermedi. Bir hemşire, birkaç kez, hastanın ameliyat esnasında gülümsediğine şahit oldu. Ameliyat bittikten sonra hasta mırıldanmaya başladı. Doktorlardan biri, hastanın önemli birşey söylüyor olabileceğini var sayarak kalem ve not defterini alıp yanına gitti. Hastanın dudaklarından dökülen kelimeler sonucunda odadakilerin dehşeti katlandı: Kesmeye devam et.
Diğer iki deneğe de aynı ameliyatda yapıldı. İkisine de anestezi yerine onları felç eden bir ilaç verildi. Ameliyatı gerçekleştirmek imkansızdı çünkü iki hasta da gülüp duruyordu. Tekrar konuşabilecekleri zaman canlandırıcı gaz istediklerini söylediler. Araştırmacılar onlara neden kendi bağırsaklarını parçaladıklarını ve tekrar gaz verilmesini istediklerini sordular. Tek cevap şuydu: Uyanık kalmam gerek.
Kalan üç deneği daha sıkı bağladılar ve onlarla ne yapılacağına karar verene kadar bekleme odasına geri gönderdiler. Komutan tekrar gaz verildiğinde ne olacağını merak ediyordu. Araştırmacılar buna itiraz etti ama kimse dinlemedi.
Odanın içinde tekrar mühürlenmeye hazırlanan denekler EEG monitörüne bağlıydı. Süpriz olan şey ise tekrar gaz alacaklarını duyduklarında çırpınmayı bıraktıklarıydı. Denekler uyanık kalmakta kendilerini zorluyor gibidiler. Bir tanesi mırıldanarak konuşmaya çalşıyordu. Diğer denekler kafasını yastığa dayamıyor ve sürekli göz kırpmaya çalışıyordu. EEG monitöründe görülen beyin dalgaları şaşırtıcıydı. Raporlarına bakarken bir hemşire hastalardan birisinin kafasını yastığa deydirdiği anda gözlerinin kapandığını fark etti. Beyin dalgaları direk rem uykusuna girdiğini gösteriyordu. Sonra tekrar eski durumuna döndü. Döndüğü anda ise kalbi durmuştu…
Kalan 2 denek ise tekrar mühürlenmek için çığlık atmaya başladı. Beyin dalgaları tıpkı uykudan ölen deneğinki gibi oldu. Komutan 2 deneğin tekrar mühürlenmesini emretti. Yanlarında olan 3 araştırmacıya mühürleme emiri verildi. Araştırmacılardan birisi silahını çekip komutanı vurdu. Sonra sessiz olan deneğe silahı doğrulltu ve beynini dağıttı. Silahı son kalan deneğe doğrulttu.Bu şeylerle aynı yerde kilitlenmiyeceğim! Adama çığlık attı. Nesin sen!? Bilmek zorundayım!
Denek gülümsedi: Bu kadar kolaymı unutun? Biz siziz. Biz sizin içinizde yatan deliliğiz, her an serbest olmayı bekleyen çılgın hayvanlarız. Biz yatağınızın altında saklananlarız…
Araştırmacı durdu. Sonra silahı deneğin kalbine doğrultup ateş etti. Denek ölmek üzereyken, Nerde..yse .. özgür… dedi.
5 Mart 2016 Cumartesi
Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa
Ruslar 24 Nisan 1877’de Osmanlı devletine harp ilan etmişlerdi. Romanya, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ da Rusların yanında yer almışlardı. Osman Paşa o zaman Vidin müstahkem mevki kumandanı idi. 7 Temmuz’da Sırp kuvvetlerini bozgu na uğratarak büyük bir ün yapmıştı. Rusların büyük bir ordu ile Tuna istikametine gelmekte olduğu haberi alınınca, Plevne’ye gönderildi. 20 Temmuz günü, burasını kuşatan Rus öncü kuvvetlerini dağıttı. Fakat 10 gün sonra asıl Rus birlikleri kalabalık bir şekilde gelerek Plevne yakınlarında karargah kurdular. 40.000 asker ve 172 ağır topu bulunan bu düşman ordusuna, gece yarısı ani bir baskın yapan Osman Paşa, birkaç saat içinde bu kalabalık Rus ordusunu perişan ederek geri çekilmeye mecbur etti. Ertesi gün kaleden çıkan Osman Paşa Lofça önlerinde kalabalık bir Rus birliğini daha mağlup etti. 7 Eylül günü Ruslar, tekrar Plevne önlerine geldiler. 10 gün süren bu kuşatma, daha şiddetli muharebelere sahne oldu. Osman Paşa sık sık kaleden çıkış hareketleri yaparak Rus birliklerine ani baskınlar yapıyor ve ağır kayıplar verdiriyor du. Nihayet 17 Eylül günü Ruslar yine geri çekilmek zorunda kaldılar. Bu tarihlerde Osmanlı tahtına, Sultan II. Abdülhamid henüz yeni çıkmıştı. Bir ferman göndererek Osman Paşa’ya Gazi ünvanı verdi ve rütbesini Mareşalliğe yükseltti. Tarihe geçen Plevne müdafaası bundan sonra başlıyor. 25 Ekim 1877’de Ruslar, Grandük Nikola kumandasında gayet kalabalık bir orduyla tekrar Plevne’yi kuşattılar. Öyle ki, 170 tabur, 152 süvari bölüğü, 571 ağır topları bulunuyordu. Şehri savunacak kuvvetler o kadar az di ki, mukayese bile edilemezdi. 3 aydan fazla süren muhasaralar ve aralıksız devam eden muharebeler yüzünden şehirde yiyecek kalma mış, cephane tükenmişti. Yardım gelebilecek yollar, aylardır Rus kontrolü altındaydı. Grandük Nikola Gazi Osman Paşa’ya bir ültimatom gönderdi:ne mani olmak üzere:“Mareşal hazretleri, zât-ı devletinize aşağıdaki hususları bildirmekle şeref kazanırım:Gorna Dubnik ve Teliş’teki Türk kıt’aları esir edilmişlerdir. Rus orduları da Osikovo ve Vratça mevzilerini ele geçirmişlerdir. Plevne, Çarlık muhafızları ve topçulardan mürekkep bir kolordu ile takviye edilmiş olan Batı Kolordusu tarafından kuşatılmıştır. Bundan böyle hiçbir iaşe kolunun gelmesi beklenemez.İnsaniyet namına ve mes’ûliyeti zât-ı âlînize râci olacak fazla kan dökülmesine mani olmak üzere sizi, bütün mukavemetleri kesmeye ve tayin edeceğimiz bir yerde teslim şartlarını görüşmeye davet ederim.Mareşal hazretleri, yüksek saygılarımı kabul buyurunuz.”Grandük Nikola’nın yazdıkları gerçeğe uygundu. Fakat Osman Paşa, arkadaş larının fedakarlığına müracaat etti. Teslim olmayacaklardı. Hemen cevap gönderildi:“Kumandam altında bulunan Türk ordusu, cesaret, şecaat ve enerjilerini isbat etmekten iç bir zaman geri kalmamışlardır. Bugüne kadar yapılan bütün savaşlarda muzaffer olmuşlardır. Bu sebeple majeste Çar, kendi muhafız kuvvetleri ile topçuları nı, imdat kuvveti olarak buraya getirmek lüzumunu duymuşlardır. Gorna Dubnik ve Teliş mağlubiyetleri, buralarda bulunan kıt’aların teslim olmaları, muhabere ve muva sala yollarının kesilmesi, büyük yolların işgal olunması, ordumu teslim etmem için kafi sebep değildir. Bu suretle, askerimin şevkinden iç bir şey eksilmemiştir. Ve bunlar. Türk askeri şerefini muhafaza etmek için yapmaları lazım gelen her şeyi henüz yapmış değildirler. Bu güne kadar vatanımız uğrunda seve seve kan döktük. Teslim olmaktansa, buna devam edeceğiz. Dökülen kanların mes’uliyetine gelince, bu dünyada da, öteki dünyada da bu harbe sebep olanların üzerinedir.”Gazi Osman Paşa, bütün mahrumiyetler içinde iki ay daha savaştı. 8 Aralık’ta bütün hakikatler, artık teslim olmaktan başka çare kalmadığını açıkça ihtar ediyordu. Fakat Osman Paşa, talihini bir defa daha deneyecek, muhasarayı yarıp çıkacaktı. -Böyle bir teşebbüsün muvaffak olacağı hakkında kimse kendisini aldatamaz. Fakat bana öyle geliyor ki, vatanımızın şerefi ve ordumuzun şöhreti, bizim böyle son ve yüksek bir teşebbüse girişmemizi vacib kılar” Diyordu. Talihi yaver olmadı. 16 Aralık 1877 günü, elinde kalan son kuvvetlerle kaleden dışarı çıktı ve düşman kuşat ma hatlarına saldırdı. Bunlardan bir kısmını parçalayıp geçebildi ise de, kesin bir netice alamadı. Birinci Tümenin başında döğüşürken ağır bir şekilde yaralandı. Bu durum bütün birliklerde hemen paniğe yol açtı. Osman Paşa Plevne ordusunun her şeyi idi. Tümen ve Tugay kumandanlarının ricası ile, düşmandan teslim şartlarını sormak zorunda kaldı. Savaşa son verilmesi emrini, ağlaya ağlaya verdi. Plevne dolaylarında ufak bir kulübede, daima şan ve şeref içinde taşıdığı kılıcını, vazifesini hakkıyla yapmış insanların duyduğu huzur içinde, general Ganeçki’ye teslim edecekti. -Ne yapalım, kaderde bu da yazılıymış. Kimse bizim namus askerimizi yerine getirmediğimizi iddia edemez. Allah şahittir ki, biz vazifemizi yaptık.Dedi. Kulübede diğer paşalarla, paşanın doktoru, Albay Hasip Bey de vardı. Kurmay başkanı Tahir Paşa bu manzara karşısında gözyaşlarının tutamadı. Osman Paşa, arkadaşının yüzüne sevgi ve minnetle baktı ve-Alın yazısını kimse değiştiremez, dediSonra aralı bir aslan gibi, gözlerini düşman generaline çevirdi. Doktor Hasip Bey’in kolunu tutarak hafifçe doğruldu.-Buyur generalim, diyerek kılıcını uzattı.Hayret! Rus generali Ganeçki, ellerini yüzüne kapamıştı-Ben, bu kılıcı alamam!Diye geri geri çekiliyordu. Onun da gözleri yaşlıydı. Hayatında ilk defa böyle büyük bir kahramanla karşılaşıyordu. Mücadele müsavi şartlar altında geçmemişti. Bire karşı ona hücum etmişler, her defasında yenilmişlerdi. Gazi Osman Paşa vazifesini yapmış, dünya askerlik tarihine şan ve şerefle dolu bir destan hediye etmişti. Böyle bir kumandanın kılıcı nasıl alınırdı? Osman Paşa, bir araba ile Plevne’ye götürüldü. Yolda, başkumandan Grandük Nikola ile Romanya prensi Karol tarafından karşılandı. Grandük elini Osman Paşa’ya uzattı:-Siz ne büyük askersiniz Mareşalim, dedi.Prens Karol de büyük bir saygı ile eğildi. Paşa’nın elini sıkmak istedi, fakat Osman Paşa vermedi.-Ben, koskoca bir imparatorluğun müşiriyim, bir âsiye elimi sıktırmam, dedi.O tarihe Romanya Osmanlı devletine bağlı bir eyaletti. Bu savaşta da Romanya halkı Rusların yanında yer almışlardı. Plevne’ye gelirken düşman askerleri yollarda sıralanmışlar, bu yaralı aslanı alkışlıyorlardı. Gazi Osman Paşa, ertesi gün Plevne’ye gelen Rus Çarı I. Alexandr’ın huzuruna çıkarıldı. O da bu kahramanın kılıcını almak cesaretinde bulunamadı. -Mareşalim, dedi, sizi candan tebrik ederim. Müdafaanız, askerlik tarihinin en güzel hadiselerinden biri olmuştur. Sizin gibi bir kumandanın kılıcı alınmaz. Onu kendi memleketinizdeymiş gibi şerefle taşıyabilirsiniz.Bir müddet sonra Gazi Osman Paşa, Harkov’a götürüldü. Orada 34 ay kadar esir kaldıktan sonra İstanbul’a gönderildi ve büyük bir merasimle karşılandı. Sultan II. Abdülhamid Han, onu alnından öperek taltif etti.
Barutu ve Diğer Ateşli Silahları Kim Bulmuştur ?
Barutu ve Diğer Ateşli Silahları Kim Bulmuştur ?
Barutun bulunuşu nasıl olmuştur kim tarafından bulunmuştur ? Barut nedir ne işe yarar ? Barut Uzak şarkta olduğu gibi ihtimal Yakın şarkta da çoktan beri biliniyordu. Belki ondan harp için de istifade edilmiştir. Araştırmalar, Prof. Barthold’a ait olan ve ihtimalle ifade edilen bu cümlelerin ihtimalden öte bir gerçek olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bugün artık barutun mucidinin Müslümanlar olduğu biliniyor. Corci Zeyan, bu hakikati, ”Barutun icadının olduğunu gördük” diyor. Bir görüşe göre onu Türkler icat etmişlerdir.
On ikinci yüzyılın İslam alimleri barutun formülünü kesin olarak biliyorlardı. Haçlı taarruzlarına karşı Müslüman hükümdarlar meşhur kimyagerlerden faydalanıyor, barutun yakıcı ve tahrip edici gücünden istifade edebilmek için onları fabrikalarda çalıştırıyorlardı. İbni Baytar 1240’ta barutun formülünü anlatan bir eser kaleme aldı.
Müslümanlar Batılılardan çok önce barutun itici gücünden faydalanmayı başarmış, onu ateşli silahlarda kullanmışlardır. İbni Haldun’un Kitabu’l-Ilber’inde anlattığına göre Merakeş Sultanu Ebu Yusuf 1273’te Güney Magripteki Sicilmasa şehrini kuşattığında barutla ateş yapabilen makine kullanmıştı. Bu makine neftle karışık demir parçalarını atmaktaydı. Kuzey Afrikalı Berberiler de savaşta barutun itici gücünden faydalanıyorlardı. Memluklulardan Sultan Baybars döneminde Suriye’ de yaşan Hasanü’r Rammah Necmeddin el-Ahdab ”Münasül Harbiyye” isimli eserinde barutun ana maddesi olan güherçileden bahsetmiş, ayrıca fişek yapımıyla ilgili tarif ve formüller vermiştir. Batıda barutun hazırlanışıyla ilgili ilk bilgilerin yer aldığı Grek asıllı Marc’ın eserinde anlattıklarıya Hasanü’r Rammah’ın eserindeki son derece benzerlik dikkat çekicidir. Yakın zamana kadar Batıda barut denilince Roger Bacon, Büyük Albert ve Berthold Schwarz’ın isimleri hatıra geliyordu. Prof. P. K. Hitti, Bacon’un formülünden sahte uydurma olduğunu söylüyor, Gustave Le Bon de bu konuda şu değerlendirmeyi yapıyordu:
” Casiri’nin ilk önce takip ettiği yoldan giderek Reiaud ve Fave ve nihayet Andres ve Viardot’un elde ettiği neticeler göstermiştir ki, barutun mermileri sevk edecek bir patlayıcı madde olarak kullanılması sadece Müslümanların eseridir. Bu yazarlardan ilk ikisi, çalışmalarının başında barutun Çinliler tarafından icat edildiği yolundaki yaygın fikri kabul etmişlerdi. Fakat 1850 yılında yayınladıkları bir eserinde bu fikirlerden dönüyorlardı. Elde ettikleri yeni yazmalar, bütün dünya harp usulleri kökünden değiştirmiş olan bu buluşun Müslümanlar tarafından yapıldığı göstermekteydi. Diyorlar ki ” Güherçilenin bulunması ve bunun havai fişeklere tatbiki Çinlilere aittir. Müslümanlar barutun büyük itici gücünü görmüş bu kuvveti kullanmışlardır. Tek kelimeyle ateşli silahların mucidi Müslümanlardır.
Barutun Batıya 1240’ta girdiğini biliyoruz. Onunla ilgili ilk bilgilere İtalyanca tercümelere rastlandı. İslami kaynaklardaki bu bilgiler Roger Bacon’la Alman Albertus Magnus’a geçti. Dr. Sigrid Hunke’e göre muhtemelen Albertus Magnus da seyahatleri esnasında bu hayret verici bilgisini Freizburg’da barutun sözde mucidi Fransız Berthold Schwarz’da nakletti. Sözde barutun bulunuşu Fransız Berthold Schwarz katkı sağlamıştır deniliyor fakat birçok eserde Berthold’dan önce barutun bulunuşu hakkında İslam alimleri tarafından detaylı açıklamaları mevcuttur. Ayrıca İslam dünyasında Umeri’nin de barutun yapım ve kullanışıyla ilgili bir eser verdiği bilgilerimiz arasında yer almaktadır.
II. Abdülhamid Han Zamanında Tespit Edilen Petrol Rafineleri.
II. Abdülhamid Han Zamanında Tespit Edilen Petrol Rafineleri.
Bilgi Doğru Lakin Haritaların Çizilen Harita Olduğundan Emin Değilim.
65 NOKTADA PETROL TESPİT EDİLMİŞ
1. Diyarbakır
2. Mardin
3. Bismil
4. Hazro Çayı
5. Sinan
6. Batman çayı
7. Dicle
8. Midyat
9. Bedran
10. Bitlis Suyu (çayı)
11. Tulan
12. Siirt
13. Botan çayı
14. Habur
15. Fındık
16. Cizre
17. Dehuk
18. Zaho
19. Habur çayı
20. Hakkari (Çölemerik)
21. Ahmediye
22. Bisan
23. Alkuş
24. Akra
25. Büyük Zap
26. Revanduz
27. Musul
28. Karakuş
29. Nemrut
30. Küçük Zap
31. Erbil
32. Köysancak
33. Altınköprü
34. Şargat
35. Hamrin Dağı
36. Kerkük
37. Taşhurmatı
38. Tavuk
39. Karadağ
40. Süleymaniye
41. Karadağ
42. Aksu
43. Tuzhurmatı
44. Kefri (Salahiye)
45. Deli Abbas
46. Tikrit
47. Samara
48. Haso çayı
49. Narbin Suyu
50. Diyale Suyu
51. Ramadi
52. Felluce
53. Mendeli
54. Bakuba
55. Kazımiye
56. Bağdat
57. Museyyeb
58. Hılle
59. Kerbela
60. Hit
61. Fırat
62. Anah
63. El-Kadim
64. Ebu Kemal
65. Meydani
1 Mart 2016 Salı
Zaman Yolcusu John Titor
Arkadaşlar Kanada'daki bir müzede yer alan bu fotoğraf görenleri şaşırtıyor. 1940 yılında çekilen resmin Fotoshop ile uzaktan yakından alakası olmadığı çeşitli fotoğraf analistleri tarafından onaylanmış. Resme dikkatli bakıldığında (ki ben dikkat edilmesi gereken noktayı bir yuvarlak yardımıyla belirginleştirdim) içerisinde bulunduğu zaman diliminden kopuk gibi duran bir Zamanyolcusu görüyoruz.
Zaman yolcusunun güneş gözlüğü (ben şahsen pilot gözlüğü olduğunu ve bu şahsın günümüz güneş gözlükleri modasına ilham veren öncülerden biri olabileceğini düşünüyorum), kirli sakalı, tiki saçları, baskılı sıfır yaka tişörtünün dahil olduğu rahat giyim tarzı ve elindeki fotoğraf makinasının modeli bu şahsın bir zaman yolcusu olduğuna dair şüphe bırakmamakta.
John Titor, zaman yolculuğu yapıp 2037 yılından geldiğini öne süren bir kişidir. 2000/2001 yıllarında çeşitli internet haber sitelerine belirsiz, çoğunun yanlışlığı kanıtlanabilen bilgiler yollamış, yakın gelecek hakkında öngörüler ve yaşadığı zaman hakkında bilgiler vermiştir. John Titor'un söyledikleri birçok tartışmaya konu olmuştur.
Yazılanlara göre John Titor, devlet için çalışan ve zaman yolculuğu projesi için seçilen bir askerdir. 2036 yılından 1975 yılına IBM 5100 almak için döndüğünü söylemiştir. Bu bilgisayar ile 2036 yılında eski programların "ayıklama (debug)" işini yapacağını iddia etmiştir. Gönderdiği yazılar, 2000-2037 yılları arasında birçok olaydan bahsetmiştir, 3. Dünya Savaşı dahil (2015 yılında olacağını ve toparlanmanın 20 sene süreceğinini iddia etmiştir)
--------------------------------------------------------------------
İsrailin Oyunlar İçindeki Kuruluşu
İngilterenin Filistinden çekilmesiyle birlikte Birlesmis Devletlere karari devreder. BM de ulkenin yarisini araplara yarisini yahudilere verilmesini öngören plan uygulamaya konuldu . 1900 yil sonra yahudi devleti kurulmustu.Yani siyonist proje gercege donusmustu.
Ayni zamanda 650 yil sonra ortadoguda yabanci bir devlet kurulmustu.
Olaylar uzerine Araplar ve israilliler arasinda kanli bir savas yasandi ve israilliler 'bagımsızlık savası' dedikleri savasi kazandi. Daha sonrasinda ise israilliler etnik temizlik programini uygulanmaya baslandi ve gunumuzdede halen devam etmektedir . ( barış adı altında masun halkı öldürmek... )
Sonuc olarak yahudilerin yüzyıllardır planladıgı kendilerinin bu toprakları hak ettiklerini düşündükleri kudüs topraklarını ele gecirmisti.
Peki neden bu kadar sıkıntı cekiyordu araplar.Ben size kısacası şunu soyluyeyim ;
zamaninda toprak kapma sevdasıyla Osmanlıyı ingizlere satması yani savas sırasında yaralı askerleri kalleşce arkadan vurmasına karşılık bu zulümler az bilene.....
Paralelciler Desifre Oluyor
TERÖRİST BAŞI F. GÜLEN KİMDİR? :)
MASON VE SİYONİZMCİ (FETÖ)
Gülen, aslen Vanlı bir ERMENİ aileye mensup
Babası Van'da bir cinayet üzerine Erzurum'a Göç Etmiştir.
Bir oğlunun Adı FETULLAH ve
LÜTFEN BURAYA DİKKAT ..!!!
En önemlisi 2.kardeşinin Adı MESİH 'tir.
Mesih, ismini sadece verebilecek kişiler
FANATİK HRISTİYANLAR 'DIR
Şimdi Mesih Gülen 'e Ne Oldu?
Mesih, yani F. Gülen 'in kardeşine Ne Oldu ..!!!
Küçük bir kız çocuğuna TECAVÜZ Olayı Sonrası
Ülkemizden Kaçtı.
Mesih, Kaynak Holdinge Kayyum atamasından sonra kendisine 45 bin TL'lik Bir Maaş Yattığı tespit edilmiştir.
F.Gülen'in Sahibi olduğu Aksiyon Dergisinin Sayılarına bakın,
Kimse Yok Mu Logosuna İyi Bakın,
Hepsi Masonik İşaretlerdir.
F. Gülen'in İnternet de herkesin bulabileceği videoları Var, Söylediği Sözler, Diyalog adı altında kime hizmet ettiği açıktır.
Gülen ABD'nin Orta doğu İçin Model Oluşturduğu
Dinin .!! Temsilcisiydi.
ILIMLI İSLAM MODELİ
F. Gülen Siyonizme her zaman hizmet etmiştir.
Rahmetli Erbakan Hoca,
Paralel Yapının Anlaşamadığı Bir Liderdi.
Sebep: Siyonizme Düşman
Bu Ülkede Siyonizme Düşman Olanları Hep Darbeyle Yıkmışlardır.
Bir Soru;
Fetullah Gülen'in Resmi Sitesinin Adı Neden HERKÜL
Herkül, Bir Yunan Tanrıçası
FETÖ Terör Örgütünün yapısına iyi bakın
MASONİK bir yapı Şeklinde Şakirtler,Bölge İmamları,Abiler Gibi Silsile Yoluyla
VATANA İHANET
Fetullah Gülen'in Ağzından Bir Söz:
" Budizm Ahlak Dinidir."
Bunu Söyleyen Kişi Müslüman Olamaz.
Ahlak Dini Sadece İSLAM 'dır......
FETÖ TERÖR ÖRGÜTÜ MENSUPLARI
KİME, NEDEN HİZMET ETTİĞİNİ ŞİMDİ ANLADINIZ Mİ? :)
Kaydol:
Kayıtlar
(
Atom
)
















